21 Ocak 2026 Çarşamba

Kocaman'dı!

 

 

-Bunu söyleyemem ben ağbicim. Şey işte…Görünüyordu.

Karşımda, elindeki izmariti izmarit işkence merkezi olan kül tablasında ezip büzen Özge duruyor. Bir kadını izlemek zor, dinlemek oldukça zor, bir şeyleri itiraf ettirmek ise zor ultra prime plus zordu. İzmaritle savaşı bittikten sonra elindeki karton kahve bardağına girişti. Çevreyi koruyalım ayağına kaç yüz yıllık kahveyi karton bardağa koymuştu aklı evveller. Ancak fazla ürettiklerinden midir nedir? plastik kapak ile kapatmak zorunda kalmışlardı. Çevre için canını verir gibi görünen ancak plastiğinden de vazgeçmeyecek kadar kapital seviyeli şark kurnazlarının açtığı kahve dükkanlarından birindeydik. Gözlerimi ondan alıp bin yıllık bağımlı gibi dolanan manyaklarla örülü bu yere baktım. Etrafta ne kadar çok Americano içmek isteyen, badem sütlü lattesini içmeden ayılamayan insan var.  Birden sorular denizinde kendime bir cevap ararken Özge'nin bana "neye daldın, beni dinler misin?" bakışları ile karşı karşıya kaldım.

-Emre’ nin şeyi görünüyordu ağbicim. Beni duymuyor musun?

Dedim, eyvah. Birinin penisini başka birinden dinlemek büyük bir zulüm. Karaciğer yetmezliği gibi değil ki bu rahat rahat konuşasın. Rahat olayım dedim kendi içimden, kızın tüm röntgen gücünü de normalleştirerek. Bilmem ne çağındayız. Herkes her şeyi istediği patavatsızlıkta özgürce konuşabiliyor. Ancak ne diyeyim kıza, “Evet ben de gördüm, beklenildiği gibi değildi” mi diyeyim?

-Kocamandı ağbicim ya!

Bu benim aşabileceğim bir şey değil. Tamam insan arkadaşının iyiliğini ister ancak bu kadar iyiliğini istemez. Hem bu iş göreceli değil mi? Irkların popülasyon dağılımı bile etkiliyormuş bu durumu. Ama bunu böyle anlatırsam sanki kendi yarasından gocunur gibi olmaz mıyım? Ne yarası ya, Allah böyle yaratıyor herkesi.

-Yani etrafında damarlar vardı. Ayy, nasıl anlatılır ki!

“Yeter, ben kahve almak istiyorum,” dedim. Ayağa kalktığımda sinirden bütün damarlarımın şiştiğini hissettim. Her şeyin hazır bir şekilde hazırlandığı ancak kendilerine Barista demek zorunda kaldığımız kadının yanına yaklaştım.

-Merhaba, bir tane damarlı Americano alayım.

Kadın anlamamış gibi alnımda şişen damarlara baktı. Gözlerim gözlerinden yardım istedi ve sesim içime kaçmış bir şekilde "pardon" dedim. Kadın hiç istifini bozmadan “Büyük mü istersiniz” diye sordu. Benim yine moraller yerlerde. Şimdi kime göre ve neye göre büyük. Hayır, yani şimdi benim küçük diye aldığım bir kahve bana fazla geliyor ve içemiyorsam, bu bana büyük gelmez mi? Bunları düşünürken kadının “Beyefendi” sözüyle kendime geldim. Bıkmış bir halde “Ver bir boy” dedim. “Hepsi fazla geliyor zaten.”

Kahvemi alıp masaya oturduğumda karşımdaki sanki diziyi durdurmuş da tuvalete gitmişim, ardından da hemen devam ettirmişim gibi konuya devam etme isteği gösterdi. Elindeki kahve bardağı mundar olmuştu yırtılmaktan. Şimdi çevre dostu ve masanın anasını ağlatan karakterdik. Yırttıklarını artık pek te bardak görevi göremeyecek olan bardak gazisinin içine koydu. Masayı temizleyip bardağı da kenara koyduktan sonra sanki garson çağırıyor gibi ekledi : “Belinde duruyordu ve başı oldukça büyüktü”  E ama başlıycam artık! Röntgenci misin, sanat eleştirmeni misin? Eve gelen mermer ustası mısın? Bu nasıl betimleme, bu nasıl ölçü alma! Sinirden bardağın kenarını yırtıcam da yırtamıyorum, damarlı büyük kahvem elimde duruyor. Elimde durmasının moral bozmasıyla kenara koyuyorum ve ciddi tonumu takılıyorum.

-Bak, Özgecim. İnsanlar aynı yaratılmazlar, hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var. Bunun üzerine yaş faktörü, iklim gibi faktörler de eklenince ister istemez boyunda bazı sıkıntılar…

-İyi de abi bir insan beline neden iktidar partisinin dövmesini yapar.!

-Nasıl yani!

-Baya bildiğin iktidar partisi.

Sesimi alçaltıp “Bizi Silivri'de dövme koleksiyonu yaparlar Özgeciğim,” diyorum

-Gevezelik yapma öyle değil, DP’ nin başındakinin dövmesi var.

DP deyince aklıma açık parfüm satan dükkanlar geliyor. Bilginin bende olmamasını Özge de fark ediyor.

-DYP ya! Doğru Yol Partisi. Süleyman Demirel’in Damarlı kafasını yapmış sırtına!

Birden neden bir insan bunu yapar kendine diye düşünmeden edemiyorum. Sonrasında Emre’nin o çılgın iktidar, birinci olma takıntıları geliyor aklıma. Sınıf temsilcisi olmak için kendini paralaması, ödetmesine oynanan halı saha maçında on yıllık arkadaşı olan rakip takım oyuncusunun çapraz bağını koparması, yıllardır ikinci oluyor diye futbol takımını tutmayı bırakması geliyor. İçimde bir akşamdan kalma mide sıkıntısı baş gösteriyor. Ardından da ben neyi karşılaştırdım diye bir şok dalgası. Bu dalgayı Özge de yakalıyor ve gözbebekleri büyüyor. Dudağı bükük hale bürünüyor. Yüzümden belime kadar bir uyuşma hissediyorum. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim buna. Yanlış anlaşılmakla doğru anlaşılmak arasında sıkışıp kalıyorum. Keşke Emre’ninkini konuşsaydık diyorum kendi kendime. Bardaktaki kahveme bakıyorum, rahatlamış şekilde elime alıyorum ama Emre yani, ne bileyim. Ağzımda kekremsi bir tat var ve adını koyamıyorum. Uzun uzun, ağzımın da yanmasını hesaba katarak kahvemi içiyorum. Hedefim kahve bardağının kartonunu yırtmak. İçerken derin bir hava ile Özge’nin gözlerinin içine bakıp “İnsanlar aynı yaratılmazlar hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var.” diyorum.

4 Ocak 2026 Pazar

Maske

-Merhumun ruhu için El- Fatiha!
İçeri giren her kişi, kapının eşiğinde bu cümleyi tekrarlıyordu. Cümlenin eşliğinde herkesin avuç içleri yüze paralel olacak şekilde yukarı kalkıyor, ağızlardaki mırıldanma halinden sonra sakince yere iniyordu. Buraya babam tarafından getirilmemdeki amaç aslında bu; insanların dua edişine dahil olmak ve toplumla dini anlamda bağ kurmak için getirildim. Merhumla sokakta bir iki defa selamlaşmışlığımız var.Adama ilk defa selam verdiğimde değişik hareketler yapıp anama sövmüştü. Selamı mahalledeki piç Yusuf verdirmiş, adamın tikli olduğunu söylememişti. Adama dua ederken anama sövüşünü aklıma getiriyorum. “Çok çekti tansiyondan,” diyorlar başlarını acı ile sallayarak. Mekanda, hafiften bi, her cümleden sonra onaylama adı altında baş sallama var. “Sağlık önemli,” diyor biri, kendinden emin ve bilinçli bir şekilde. Sonrasında da kendisine iyi gelen ilacı arkadaşına tavsiye edip doktoruna yazdırması için baskı kurmasını istiyor. “Mukadderat, hayat devam ediyor,” diyor başka bir amca, sonra da ekliyor; “Çok dalga geçtik Allah affetsin.” Memlekette deli oynatma ve tikli söyletme bir ata sporu olduğundan yadırgamıyorum bu son cümleyi. Tuvalete gitmek için ayaklanıyorum, odadan çıkıp köşeyi döndüğümde tuvaletin kapısından baş örtüsü düzensiz, bluzunun kolları dirseklerine kadar sıyrılmış Nebahat Teyzeye denk geliyorum. Elleri ıslak şekilde duruyor ve beni görmekle havlu aramak arasındaki ikileminde bana elleri ıslak şekilde sarılıyor. “Ne kadar büyümüşsün,” diyor ve avuç içini yerden biraz uzak tutarak “Na bu kadardın,” diyor. Ben de gayet sakin bir şekilde “Evet, büyüdüm,” diyorum. Kadın sohbete katacak başka konuşması olmadığından mı nedir kocaman bir “Hee!” diyor. Tuvalete doğru girecekken “Şu benim ilacımı versene aynanın önünden,” diyor. Her yardımsever vatandaş gibi ben de ilacı uzatıyorum. “Yaşlandım,” diyor derin bir nefes alarak. Benim “Büyüdüm,” tespitime cevaben. Bir penguen gibi paytak paytak gibi uzaklaşıyor yanımdan, elinde benim verdiğim ilaçla. Geldiğimden beni hiç açılmayan kapıyı açıp içeri giriyor. O kapıya doğru yürüyorum; kapı, insanlara bir şeyleri saklayan ve güvenliği sağlayan bir ürün olarak pazarlansa da, kimsenin gizlisi saklısı ve mahremiyeti o kadar da olmasın denilecek seviyede, yarısına kadar cam barındırmakta. Ama “Biz mahremiyete önem veririz kardeşim, eheh” denilerek de buzlanmış camla amacına hizmet etmekte. İçeride yürüyen karakterler var ancak silüet olarak görünüyorlar. Japon pornosu izler gibi izliyorum birkaç dakika hareketliliği, sonrasında tuvalete girmek için çıktığımı hatırlıyorum. Tuvaletin kapısına doğru yürürken tuvaletimin gelmediğini fark ediyorum. Koridorun sonunda aralık bir kapı görüyorum. Bu kapı da bir şekilde buzlu camlarla kaplanmış mahremiyeti amaçlayan bir kapı. “ Misafirlikte bilmediğin odalara girilmez,” kuralını çiğnememem lazım diye düşünerek yürüyorum. Birisi yakalarsa, tuvaleti arıyorum diye söylenirim diye içimdeki şeytanlığı gıdıklıyorum. Şeytan “Helal olsun lan!” diyor. Odaya girip kapıyı kapatıyorum. Görünmemek için camın buzlu tarafından uzaklaşıyorum. Kapıyı görebileceğim ancak kimsenin beni göremeyeceği taraftayım şimdi. Koridorda babamın sesini duyuyorum. “Nerede bu eşşoğlusu!” diyerek bana olan hasretini dile getiriyor. Telefonla arıyor, telefonum titrerken sessize alıyorum. Cam sistemi sadece dışarıdan değil içeriden de birilerinin japon pornosu izlemesini sağlıyor. Babam tuvalete girince bir adamla kadın koridorda bulunduğum odaya doğru geliyor. İkisini de odaya doğru gelirken görüyorum. Saklanmalıyım, çünkü içeride olmam, tuvalete geldiğimle açıklanmayacak kadar saçma olduğunun farkına varıyorum. Yatağın altına giriyorum. Yatağın altında kırmızı gözleriyle bana bakan kıllı bir varlığı görüyorum. Dışarıdan gelen tehlike ile ufak bir “hassiktir!” diyorum. Ancak bunun bir maske olduğunu anlamam geç sürmüyor. 
İçeri ikisi de girdiğinde adam kapıyı üzerindeki anahtar vasıtasıyla kilitliyor. Bunu düşünememiştim. Adam nefes almakta zorlanırken kadın “Naptın ilacı,” diyor. Adam nefes alıp vermesi oldukça sesli bir şekilde “Bugün verdim, eğer o da olmazsa bu kadın ömür billah gitmez öbür tarafa diyor.” Kadın da bir şekilde heyecandan mıdır nedir “Tansiyon düşürücü aldın değil mi?” diyor. Bu evde gereğinden fazla tansiyon konuşuldu, bu bir işaret mi diye düşünüyorum yanımdaki kıllı maskeye bakarak. Adam “ayarladım,” diyor sonra da ekliyor; “ kurtulalım da alalım şu arabayı!” Ortada bir cinayete teşebbüs olduğun yatak altından anlıyorum. Her bilinçli vatandaş gibi bu olaya asla ve asla karışmayacağımı, sıradaki ölen kim olursa “Mukadderat” ve “Tansiyon tehlikeli iş!” diyeceğimi biliyorum. Adam kapının kilidini çeviriyor. İkisi de odadan çıkıyorlar. Maskeyle birlikte yatağın altından çıkıyorum. Üzerimdeki tozları temizleyip maskeye düzenli olarak bakıyorum. Maske oldukça kıllı kırmızı yüzleri le bana bakan dudaklarının kenarından çıkan köpek dişlerinin üzerinde kırmızı boyayı kan olarak göstermeye çalışmışlar. “Kirlidir bu” diyorum ve kafama takıyorum. Kırmızı gözlerine rağmen ortalığı gayet net görüyorum. Kafamı evirip masadaki aynaya çeviriyorum, gerçekten yapay bir ürkütücülük var. İçeride kadınların sesleri hafiften yükseliyor bir taziye evi olmasına rağmen. Maskeyi çıkarmak istiyorum, çıkmıyor. Zorladıkça naylon olan yapısı, sıcağın da etkisiyle iyice yüzüme yapışıyor. Bir iki asılmama rağmen olmuyor. Denemeyi bırakıp koridora çıkıyorum. “Hoş geldiniz hocam,“ seslerinin erkeklerin bulunduğu odada yüksek sesle dile getirilmesinden dolayı imamın geldiğini anlıyorum. Bu sefer erkeklerin bulunduğu kapı da kapatılıyor bol buzlu camıyla. Bunu bir fırsat olarak görüyorum bir an evvel çıkıp evin arka tarafında yırtıp atabileceğimi düşünüyorum. Bunu burada yapamam çünkü ev ahalisi bunu aldığımı fark ederse büyük sıkıntı olur. Yavaş yavaş koridorda yürürken, kadınların bulunduğu odada yükselen kadın seslerini zar zor duyuyorum; birçok kişi teyze diye sesleniyor, şaplak sesleri varken biri birçok kez “anne,” diye sesleniyor. Oraya doğru ilerleyip sesleri duymak için kulağımı cama dayamak için hareketleniyorum. İçeride sesinden tanıdığım bir kadın “Azrail, Azrail…. Allaahhh,” diye bağırıyor. Diğerleri anlamıyor olayı “Nebahat Teyze” ve “Anne” sesleri arşa yükseliyor. Korkumdan dış kapıya doğru kaçıp ayağıma ayakkabıları bağlamadan arka bahçeye koşuyorum. 
………………….
Annem “Allah’ın verdiğine sual olunmaz,” diyor tesbih çekerken, “Öbür tarafa götürdü de getirdi.” Annemi uzun zamandır namaz vakitleri dışında bu kadar namaz kılarken görmüyorum daha önce. Senin yerine de namaz kıldım diyecek kadar kafayı kırmış vaziyette. Tespihin imamesini tutup avuç içini paralel olarak yüzüne tutarak duasını ediyor. Sonra da konuşmayı hatırlamış gibi “Allahım sen koru yarabbi,” diyor. Sadece o değil bütün mahallenin kadınlarının bu halde olduğunu duyuyorum. Düşük tansiyon hastası Nebahat teyze, her gün kullandığı ilacın yerine bir şekilde tansiyon düşürücü ilaç almış. Aldığının da etkisiyle kalbi tam duracakken, kapıda kırmızı gözlü, dişlerinin ucunda kan olan bir şey, ki annem konunun konuşulduğu anda far görmüş tavşan gibi donup kalıyor, buzlu camın ardında belirmiş. Önce Nebahat teyze “geliyor,” diye bağırıp kapıyı göstermiş. Kim geliyor diye diğer kadınlar da bakıp silüeti görünce bayılanlar mı dersin, altına yapanlar mı dersin küçük bir kıyamet kopmuş. En kötüsü de geliniymiş, saat başı “tövbe olsun, bir daha yapmam,” diye ağlayıp dururmuş. Tabi kadınlar çığlık atınca erkekler de ne oldu diye bakınmışlar. Anlatılanlara inanmayanlar olmuş ama bizim o tikli rahmetliyle çok uğraşan amca kapıda gördüğünü söyleyince iş baya ciddiye binmiş. Bunları büyük bir sakinlikle dinliyorum. “Allah korudu bizi,” diyorum. Bir makas yardımıyla kesip, arak bahçeye gömdüğüm maskemin yanına bu büyük sırrımı da gömmek için kendi içimden yemin ediyorum.

6 Temmuz 2025 Pazar

Güleryüz Herkes İçin Önemlidir!


Bıraktım kardeşim, bıraktım. Artık can almıyorum. Geçende de istifamı verdim baş meleğe. Umarsız şekilde bilgisayara bakıyor, masasına bıraktığım istifa mektubunu görmezden geliyordu. Bilgisayarda soliter oynadığından adım gibi emindim. Ancak kurumsal ve ölümsel olarak bunu yüzüne vuramazdım. Çünkü ben de işyerinde soliter oynamaya bayılıyordum. Sonunda baktı kağıda gözlüklerinin arkasından. Önce gözleri ayrıldı biraz ancak hemen kurumsal ve ölümsel kimliğine geri döndü. Soliterini mahvetmiştim, belki gününü de öyle. Ancak dayanamıyordum can almaya. Ruhların zorla geri dönmeye çalışmasını engellemekten nefret ediyordum. Kaç kere diğer departmanlara atanmak istedim. Bir omuzda katiplik edebilirdim. Nünker ve Nekir Personel Alım Sınavı’na hazırlanabilir, çıkmış sorulara çalışabilirdim. Yani baktım o da olmadı… Hani anlarsınız ya… Tanıdık birini… Şimdi günah demeyin… Torpil burada deli gibi döner. İyiyi ve kötüyü belirli yerlere koyan sistemin kendisi onları öyle yaratmıyor mu? Bundan büyük ayrımcılık mı var? Habil’in Kabil’den farkı neydi? İkisi de Adem’ in oğlu değil miydi? Neyse…

İstifam kabul edilmedi tabi gözlüklü soliter melek tarafından. Başka bir yere atayamazlarmış. Bütün kadrolar doluymuş. Hem en kıyak iş bendeymiş. İnsanların bu taraftaki ilk tanıştığıymışım. Elim yüzüm düzgünmüş. Ölümü getiren Kıvanç olsa ya da en güzelinden Ana De Armas olsa ne yazar. Beni görünce aklının yarısını geçersiz bir işlem yürütüp kapanıyor.  Ama hayır prezentabl önemliymiş. Prezentabl nedir? Diye sordum cesaret ederek. O değil de bu sene cehennemi milyonuncu kez genişletecekler diye cevapladı. Kağıdı almak istedim, benden hızlı davranarak buruşturup çöp kutusuna attı. Koltuktan kalkarken ona somurtarak baktım. Ancak o çoktan soliterine dalmıştı.   O oyununa dalmışken soruverdim: Hiç soruyor musun kendine  “Ben neden insanların canını almak için görevlendirildim?“ diye. “Hayır,” dedi ve ekledi; “Sorarsan, iş yapamazsın. “

Odasından çıktım. Fazla soru soruyordum. Sorular buranın harcı değildi. Bizler ölüm bakanlığı memuruyduk. Memur işini yapmalıydı. Mesai saatlerinde işini tamamlamalı, ÖLKONUT taki evine gitmeliydi. Ona da ev denirse. Ancak yapıyordun bir şekilde, ölüm memuru olarak yeryüzüne indiğim anlardan zevk alıyordum. Bazen etrafta çığlıklar oluyordu, bazense derin bir sessizlik. Orada bana verilen isimle sohbetimi başlatıyordum. İnanmıyordu bazen, bazen de yerde yatanın ölüm nedenini tartışıyorduk öldüğünün farkına varmadan. Bana tutulup numaramı isteyen bile oldu o karmaşa anında. En zevkli an ise mezarlıkta kendi kendinin gömülmesini izlediği an. O anda anlıyor benim kim olduğumu. Benim anlatmama gerek kalmıyor. Gülümsüyorum tüm saçmalığımla. Güleryüz önemlidir. Ölene bile Güleryüz şart bence, geçen ay dünyadan getirilen bir kişisel gelişim uzmanı ruhun liderliğinde bakanlık memurları olarak bir atölyeye katılmıştık. Adamın anlattıklarından çok önemli şeyler çıkardım. Taze ölülerim için bunu kullanıyorum. Ancak yoruluyorum, artık ruh taşımak istiyorum. Eğer olur da bir tanıdığınız varsa bana başka bir iş için aracı olur musunuz? Numaramı versem bile biliyorum ki korkunuzdan beni arayamazsınız. Eğer aklınıza gelirse ben gelir sizi alırım. Nasıl şaka ama! İşimi sevmeden de olsa yapıyorum ve şakalar yapmaya çalışıyorum. Size de tavsiye ediyorum. Güleryüz herkes için iyidir, ölüler için bile

 

1 Nisan 2025 Salı

Masalda Yaşa Takılanlar

Kıllı elleri ile kapıdan çıktı. Çıktığı kapının üzerinde Altın varaklı harflerle “Masal Bakanlığı Orman Şubesi” yazıyordu. Kurt cebini yeni aldığı sigarayı bulmak için karıştırdı. Hemen buldu paketi, çıkardı. Ancak çakmağı bulamadı. Sigarayı patisinin parmakları arasında gezdirirken yanından geçen Kibritçi Kızdan ateş istedi. Kibritçi Kız satmak için aldığı kibritlerin içinden bir kibrit çıkarıp yaktı. Kurt sigarasını yakarken kızın kibriti sepete hızlıca attığını gördü. “Bunların içinde vasati 100 çöp olmuyor muydu,” dedi. Kız şaşkın bir şekilde "Vasati nedir?" dedi. Kurt anlatmak istemedi. Sigarasından bir nefes çekti. Kibritçi kız ondan uzaklaşırken şakayla “Umutların ne kadar büyük!” dedi. Kurt ise kendi içinden “daha çok umutsuzluğa düşmek için,” dedi.
Uzunca bir yol üzerinde yürürken ormanın yeşilliğinin görünmesini bekledi. O yaşlı bir kurttu ve meslekte 35. Yılıydı. Emekliliğini de tıpkı ormanın yeşilliğini beklediği gibi bekleyip durdu. Masalda yaşa takılanlardandı o da. Her türlü eyleme rağmen istediğini alamamıştı. Yorulmuştu artık, büyükanne kılığına girmek istemediği oluyor, aynı repliklerle masalı bitirmek istemiyordu. Bir seferinde ona soru soran kırmızı başlıklı kıza “Sen neden kırmızı giyiniyorsun, bu renk seni boğmuş,” demek istedi ancak diyemedi. O sonuçta bir kurttu Show must go on ve bu cümlesi masalın akışına hizmet etmiyordu. Ormanı gördüğüne sevindi birçok uzvu büyük kurt. Yavaşça buluşma alanına gidecek ve kırmızı başlıklı kıza nereye gittiğini soracaktı. Ahh keşke, seni alakadar etmez, sen kurt musun mahalle muhtarı mı? Deseydi. Ancak bu da masala hizmet etmezdi. Kurt dalda duran karga ile selamlaştı. Ağzında peynir duran karga “Oo naber abi,” dediğinde ağzındaki peynir düştü. Kurt sakin bir şekilde peyniri alıp karganın ağzına uzattı. Karga peyniri almadan önce “alışkanlık abi seni bazen tilkiye benzetiyorum, biliyor musun?” dedi. Kurt ise sakin bir şekilde “o daha küçük benden ,” dedi. Karga ağzında peynir, sevdiği şarkıyı mırıldanırken kurt ağaçları geçip yavaşça kırmızı başlıklı kız ile buluşacağı yere doğru gitti. Çalının arkasına geçmeden bir sigara içeceğini düşündü ancak ateşi yoktu. Tam bunun düşünürken yerde bir mektup buldu. Mektubun üzerinde kocaman harflerle “KURT” yazıyordu. Zarfı sakince açıp katlı olan kağıdı çıkardı. Kağıdı düzelttiğinde üzerinde “Bugün eve gitmeyeceğim. Sana yemek hazırladım, ısıtıp yersin. Biz Sindirella ile pazara gideceğiz. Seni seviyorum.” Yazıyordu. Kağıdın altında ise “Kalbin niye bu kadar büyük,” sorusu yazılmış ve emoji olarak gülücük ifadesi çizilmişti. Kurt gülümseyerek “Seni özlemek için,” diye mırıldandı.

16 Ağustos 2024 Cuma

İki Köpek

Ben Halit, mahalledekilerin çağırması ile ise Karabaş. Mahallede ismimle sorsanız kimse bilmez ancak Karabaş deyince kime sorsanız gösterirler. Bu mahallede doğdum, burada büyüdüm ve burada ölmekten başka bir hayalim yok. Babamdan kalma tarihi esnaf lokantasını işletiyorum. Önce babam sonra da annem göçtü bu dünyadan. Hayat yükünün hepsi bana kaldı anlayacağınız. 
Hayatım da dükkânım kadar ufacıktır. En önemli arkadaşım ve mahallelinin bana bu lakabı takmasındaki en önemli sebep olan kişi ise Mecit’ tir. Mecit’ in saçları doğuştan beri bembeyazdır. Teni de süt beyazı olunca mahallede ona Kaniş, aşırı derecede esmer olduğumdan da bana da Karabaş lakabını taktılar. Çok adam dövdük bunun için ama nafile. Lakap da isim gibi, yapıştı mı gitmiyor.
Mecit sözleşmeli kargo çalışanı. Ben beni bildim bileli meteliğe kurşun atmada bir dünya markasıdır. Hep kolay yoldan köşeyi dönmeye çalışır ancak bir türlü beceremez. Son zamanlarda parsayı vurmak için didinmesinin de sebebi ise Lavanta’ dır. Lavanta aslında bizim mahallenin güpgüzeli olan Ayşe’dir. Bu onun sahne adı. Çocukluk sevdamız oldu hep. Aslında ikimiz de âşıktık ve biliyorduk bunu ama Mecit daha çok sahiplendi aşkını. “Gizli aşk bu, söyleyemem” diyen şair de bir şekilde âşık olduğunu söylemiş, aşk muhabbetinde ise Kaniş daha cevvaldir.
Gizli gizli buluşmaya, görüşmeye başladıktan sonra iyice değişti Mecit; mahallenin ve benim dükkânın sahibi olan ayrıyeten Lavanta’ nın da patronu Deli Kerim’in tüm tehditlerine karşı para bulmak ve Lavanta’ yı oradan çıkarmak için elinden geleni yaptı; ne işe elini atarsa atsın beceremedi, daha da dibe battı. Hatta Kerim’den aldığı borcu ödeyemediği için pavyonunda garsonluk bile yaptı.
O bunlarla uğraşırken, be dükkânın karşısına açılan ve şehirde on kadar şubesi bulunan lokanta zincirinin durmaksızın dükkânımı eritişine engel olmaya çalışıyordum. Her şeyi deniyordum ancak büyük balığın küçük balığı yutmasına karşı koyamıyordum. Delik gittikçe büyüyor ve yama yapmak için kumaş yetmiyordu.
Mecit, bir gün Lavanta’ yı kaçırmak istediğini söyledi bana. Kabul eder gibi görünmüştüm ancak ben de seviyordum Lavanta’ yı. Bana biraz para ile şehri terk edeceğini ve Lavanta ile yeni bir hayat kuracağını söyledi. Bir şey diyemedim. Böyle zamanlarda sineye çeken birisi olduğumu bildiği için beni ikna etti. Ancak içimi ikna edemediği için kaçmayı planladıkları geceyi Deli Kerim’ e söyledim. Deli Kerim, Kaniş’i öldürdü. Bunu sineye çektim hep; kendi kardeşimi içimde yanıp sönen bir aşk için ölüme sürüklemekten çekinmedim. Dükkânım battı, Kaniş öldü, Lavanta ise başka bir pavyona götürüldü. Kazanmış gibi görünürken her şeyi kaybettim.  
  

Çöp Ev

Bir çöp evde tanıdım kendisini. Evet, çöp ev. Ama bildiğiniz çöp evlerden değil gibi dersem abartmış olmam. “Kendi kendine neden konuşuyorsun kardeşim?” diyeceksiniz ama sakin olun. Evet bazen kendi kendime konuşurum; Hatta kendi kendime konuşup gıcık olduğum, iç sesimi boğmak istediğim zamanlar da olabilir ama konumuz bu değil. Çöp ev. Onu bulduğumuzda birinin şikayeti ile gitmedik evine. Öylesine bir kafede otururken garsona “müsaadeniz varsa masadaki tuzluktan birini çalmak istiyorum,” deyişiyle başladı her şey. Böyle bir cümleye garson şaka sanıp güldü tabi; bu gülüş kadının kırılmasına sebep olurken benim dikkat kesilmeme neden olmuştu. Kadın hiç istifini bozmadan “farklı farklı gerçeklikler yaratmak istiyorum. Her düşündüğüm gerçeklikte bu gerçeklikten bir parça götürmek istiyorum,” dedi garsonun tüm andavallığı üzerindeyken. Garson tüm siniriyle “ya sabır!” çekerken masadan kaldırdığı çay bardağının içindeki kaşığın, altındaki tabağın kaybolduğunu fark etmedi. Adım gibi emindim ki bu bahsettiğim ikili kadının çantasında kafenin tuzluğu ile sessiz sessiz beklemekteydi.  Masadan kalktığında peşinden gittim. “Bunu neden yaptın?” diye sorarsanız bunun net bir cevabını veremem size. Sonuçta insanlar hep bir şeyler çalıyorlar. Hatta çalıyor ama çalışıyorlar binbir yüzsüzlükle. Ama bu kadın gibi çalmıyorlar. Siz hiç başka bir gerçeklikte gerçekliklerin çakışmaması için kara para aklayanı gördünüz mü? Ben görmedim. 
Kadın önümden yürürken yine bir şeyler çaldı: Manavın eski model terazisindeki ağırlığı, bakkalın kapının önünde duran ve mercimeğin içinde bulunan küreğini, berberin makasını… Kadın bir şeyleri o kadar mantıklı bir şekilde çalıyordu ki! İnsanların onun cümlelerini anlamadığı için bir şeyleri aşırmasına izin verdiğini düşünmeden edemedim; “ Merhaba berber bey oğlum, müsaaden varsa bir dünya yaratmak için makasını çalmak zorundayım… Sağ ol evladım, annenlere çok selam söyle!” İnsan garipsiyor ama içinde bulunduğu andan da keyif alıyor pişmanlığını da içinde yaşayarak. Onu takip ederken hissettiğim şey buydu. Bir alkollü gecenin sonuna doğru yaşattığı pişmanlığı hissetmek gibi bu; o ana kadar içerken hissetmediğin duygular bir anda bulanık zihnine yükleniyor. Ben bunları düşünürken kadının bana bakıp başıyla onayladığını gördüm. Sanki düşüncelerimi onaylıyor gibiydi. Kafamın içinde miydi? “Abartma sen de!” diyebilirsiniz ama siz de kafamın içindesiniz, bunu kabul etmemiz lazım. O böyle bana bakıp kafasını sallarken cebimdeki kabarıklığa odaklandığını fark ettim. O kabarıklıkta anahtarlık vardı. Ona daha ciddi bakınca anahtarımın benim olmadığını fark ettim. Bu gerçeklikte benim anahtarlığımın yeri yok muydu? Anahtarların değeri yoktuysa neden açtığı kapıya aylık 15000 ödüyordum. Eğer böyle bir şey vardıysa kira ödemekten kurtulabilirdim. Sevindim. 
Bu sevinçle içim dolarken kaybettim onu. Evet, genelde mutlu olduğumda hayatımın bir şekilde bir yeri kayıyordu. Sokaklarda onu aradım tüm gün. “İnsan birini tüm gün boyunca neden arar?”  diye soracaksınız şimdi de siz neden bu kadar çok soru soruyorsunuz? Neyse…  Hayalkırıklığı ile tüm gerçekliği o kadın tarafından sorgulanan kirası yüksek evime gittim. İçerisi yine aynı; her yerde tuzluklar, bakkal kürekleri, makaslar, eski terazi ağırlıkları… O kadın masada otururken bir garsona “Müsadeniz varsa tuzluğunuzu çalabilir miyim?” diyor. Gülüyorum ama haklı sonuçta tüm gerçekliği bozacak işler yapıyor. Sonra bana dönüp elimdeki anahtarlığa bakıyor. Anahtarları birbirine bağlayan maskot bir nah işareti şeklinde plastik bir figür. “Haklısın,”  diyorum. Bazen benim de bu gerçekliğe bir nah çekesim var.

Ne Oldu Acaba

Bir yağmur. Yağmur gibi değil ama, nasıl diyeyim; bir yerde sığınmışsın, yağmur yağıyor deli gibi; sonrasında güneş açmış, kimseye eyvallahı olmayan bir güneş. İçini kemiriyor. Öyle bir anda çıktım dışarı. 
Sokaklarda gürültülü bir kalabalık. Bir yerlere gidiyorlar durmadan ya da geliyorlar kimseye sormadan. Gülüp geçiyorum. Havanın kekremsi kokusunu içime çekmek zorunda kalıyorum. Bir rüzgar esiyor, rüzgarın içi sıcak. Denizin kenarına atmak için yarıyorum insan selini. Bir böcek sürüsü arasındayım sanki, kimse kimseye izin vermiyor. Kasvetli havaları sevmem diyorum kendi kendime, içimde ne varsa dökülür bir nar tanesi gibi. Denize gitmek için çabalıyorum, kalabalık tutuyor beni. 
Büfenin dolabından soğuk bira aldım. Bir yada birkaç tane. Şişenin soğuğu sıcak havayı görünce terliyor. Biliyorum denize kadar kan tadında olacak. Denizin etrafındaki büfelerden almıyorum, pahalı oluyor. Parasızlık sizi ister istemez hayatınız hakkında değişik kararlar almaya itiyor. Sıcak havada soğuk birayı taşımak gibi. Bira hamallıktır lafını hem eylem olarak hem de dolaylı olarak yaşıyorum. Büfedeki adam bozuk var mı diye soruyor sinirli sinirli. Daha parayı uzatmadım bile. Bir de parayı uzatsam neler olacak diye düşünüyorum. Büfe bebek poposu kadar. Sıcak içine işlemiş. Kapıdaki dolabın arkasındaki sıcak hava bir şekilde içeri giriyor. Adam terli mi terli. Birden “Kapat abi dükkanı, gel denize inelim," diyorum. Adam beni dinlemiyor para üstünü verirken. Yukarıdaki küçük televizyonda Babam ve Oğlum’dan bir replik: “açeydim gollarımı, gitme deyeydim”
Denize indim sonunda, her şeyi çözer dediğim deniz odunu yeni atılmış bir soba gibi yakıyor bedenimi. Sırtımdaki tişört derime yapışacak sanki. Sırtımdaki çantamın fermuarını açıyorum; mayo almamışım, havlu yerine ise küçük bir el havlusu almışım karıştırarak. Çantanın içindeki boşluğa mı yanayım yoksa sırtıma almayayım içi dolu diye elimde taşıdığım biraların parmaklarımı acıtmasına mı? Bir şezlong kiraladım. Üzerine oturduğum plastik oldukça sıcak. Bir parça olan havlunun üzerine oturdum. Biramı açarken açma halkasının ucu elimde kaldı. Kapağı açmak için dişime götürdüğümde sivri kenarı ile dudağımı kestim ama kapak açıldı. Bir yudum aldım ılık biradan. Dudağımdaki kan ile köpüklü biranın ağzımdaki garip tadını sıcağa karşı kullandım. Evet, bir yerde hayat güzel gibi geldi, kim ne dersin insanın nefes alabildiği bir yaşam dilimi var ve bu yaşam dilimi ile insan kendine tatlı mı tatlı hayaller kurabiliyor. Şimdi hayal kuracak durumda değilim tabi; sadece sıcak var. Karşıda suyun içinde oynayan ve yüzen insanları izliyorum. Onlarda sanki zorunluluk yok gibi geliyor bana; deniz bir ihtimal onlar için, bir seçenek. Hayatlarında daha mutlu edecek şeyler varken saygılarından denize gelmişler gibi hissediyorum, tıpkı tatile gitmek yerine köyde anne ve babalarını görmeye gitmeleri gibi. 
Güneş yeniliyor yavaş yavaş geceye, ikinci biranın biteli oldukça zaman oldu. Bu süreçte bol bol tuvalete gittim. Geldiğimde içi boş olan çantamın ortada olmadığını fark ettim. İyi niyetli hırsız havlumu çalmamıştı ya da tenezzül etmemişti. Buna nedensizce sevindim. Havanın sıcağı kırılıyor hafiften arkadaki büfeden iki bira daha alıyorum normalinin iki katı fiyatta. Olsun diyorum, bu kadar kira  ödüyorlar.  Sonra içime abim kaçıyor ister istemez; aylık ne kadar kazanıyor acaba? Birden onu arama isteğiyle yanıp tutuşuyorum, telefonu çevirip onu arıyorum. Telefondaki güzel sesli olmayan kadın ödenmemiş faturam olduğunu ve telefonun aramalara kapalı olduğunu söylüyor. Abimle görüşebilmem için aklına gelmem lazım, aklına gelmesini bekliyorum biramı içerek. Gelmiyorum. 
Dördüncü biramı da bitirdim. Artık akşam karanlığı güneşi eline alıyor. İnsanlar ayrılıyor yavaş yavaş; önce denizden, sonra sahilden. Sahil sessizleşiyor, dalgaların sesi esir alıyor yavaş yavaş her yeri. Uzaklarda bir yerde yüksek sesle bir müzik var, genç bir çocuk kalınlaştırmaya çalıştığı sesiyle Cem Karaca’nın bir şarkısını oldukça kötü söylüyor. Yine de eşlik ediyorum:
Çok yorgunum 
Beni bekleme kaptan.
Şarkının devamını sahilden ayrılırken elimde poşet ,kolumda havlu ile söylüyorum. "Sesim fena değil he," diye kendimi övüyorum sessizce. Sesli de söylesem kimse duymaz gerçi. Elimdeki siyah poşeti ve gündüzün bütün anılarını da çöp kutusuna atıp evime yollanıyorum

Kocaman'dı!

    -Bunu söyleyemem ben ağbicim. Şey işte…Görünüyordu. Karşımda, elindeki izmariti izmarit işkence merkezi olan kül tablasında ezip büz...