-Bunu söyleyemem ben ağbicim. Şey
işte…Görünüyordu.
Karşımda, elindeki izmariti izmarit işkence merkezi olan kül tablasında ezip büzen Özge duruyor. Bir kadını izlemek zor, dinlemek oldukça zor, bir şeyleri itiraf
ettirmek ise zor ultra prime plus zordu. İzmaritle savaşı bittikten sonra
elindeki karton kahve bardağına girişti. Çevreyi koruyalım ayağına kaç yüz
yıllık kahveyi karton bardağa koymuştu aklı evveller. Ancak fazla ürettiklerinden midir nedir? plastik kapak ile kapatmak zorunda kalmışlardı. Çevre için canını verir gibi görünen ancak plastiğinden de
vazgeçmeyecek kadar kapital seviyeli şark kurnazlarının açtığı kahve dükkanlarından birindeydik. Gözlerimi ondan alıp bin yıllık bağımlı gibi dolanan manyaklarla örülü bu yere baktım. Etrafta ne kadar çok Americano içmek isteyen, badem sütlü lattesini
içmeden ayılamayan insan var. Birden sorular denizinde kendime bir cevap ararken Özge'nin bana "neye daldın, beni dinler misin?" bakışları ile
karşı karşıya kaldım.
-Emre’ nin
şeyi görünüyordu ağbicim. Beni duymuyor musun?
Dedim, eyvah.
Birinin penisini başka birinden dinlemek büyük bir zulüm. Karaciğer yetmezliği
gibi değil ki bu rahat rahat konuşasın. Rahat olayım dedim kendi içimden, kızın
tüm röntgen gücünü de normalleştirerek. Bilmem ne çağındayız. Herkes her şeyi
istediği patavatsızlıkta özgürce konuşabiliyor. Ancak ne diyeyim kıza, “Evet
ben de gördüm, beklenildiği gibi değildi” mi diyeyim?
-Kocamandı ağbicim ya!
Bu benim
aşabileceğim bir şey değil. Tamam insan arkadaşının iyiliğini ister ancak bu
kadar iyiliğini istemez. Hem bu iş göreceli değil mi? Irkların popülasyon
dağılımı bile etkiliyormuş bu durumu. Ama bunu böyle anlatırsam sanki kendi
yarasından gocunur gibi olmaz mıyım? Ne yarası ya, Allah böyle yaratıyor
herkesi.
-Yani
etrafında damarlar vardı. Ayy, nasıl anlatılır ki!
“Yeter, ben
kahve almak istiyorum,” dedim. Ayağa kalktığımda sinirden bütün damarlarımın
şiştiğini hissettim. Her şeyin hazır bir şekilde hazırlandığı ancak kendilerine
Barista demek zorunda kaldığımız kadının yanına yaklaştım.
-Merhaba, bir
tane damarlı Americano alayım.
Kadın
anlamamış gibi alnımda şişen damarlara baktı. Gözlerim gözlerinden yardım
istedi ve sesim içime kaçmış bir şekilde "pardon" dedim. Kadın hiç istifini
bozmadan “Büyük mü istersiniz” diye sordu. Benim yine moraller yerlerde. Şimdi
kime göre ve neye göre büyük. Hayır, yani şimdi benim küçük diye aldığım bir
kahve bana fazla geliyor ve içemiyorsam, bu bana büyük gelmez mi? Bunları
düşünürken kadının “Beyefendi” sözüyle kendime geldim. Bıkmış bir halde “Ver
bir boy” dedim. “Hepsi fazla geliyor zaten.”
Kahvemi alıp
masaya oturduğumda karşımdaki sanki diziyi durdurmuş da tuvalete gitmişim,
ardından da hemen devam ettirmişim gibi konuya devam etme isteği gösterdi.
Elindeki kahve bardağı mundar olmuştu yırtılmaktan. Şimdi çevre dostu ve
masanın anasını ağlatan karakterdik. Yırttıklarını artık pek te bardak görevi
göremeyecek olan bardak gazisinin içine koydu. Masayı temizleyip bardağı da
kenara koyduktan sonra sanki garson çağırıyor gibi ekledi : “Belinde duruyordu
ve başı oldukça büyüktü” E ama başlıycam
artık! Röntgenci misin, sanat eleştirmeni misin? Eve gelen mermer ustası mısın?
Bu nasıl betimleme, bu nasıl ölçü alma! Sinirden bardağın kenarını yırtıcam da
yırtamıyorum, damarlı büyük kahvem elimde duruyor. Elimde durmasının moral
bozmasıyla kenara koyuyorum ve ciddi tonumu takılıyorum.
-Bak, Özgecim.
İnsanlar aynı yaratılmazlar, hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var. Bunun
üzerine yaş faktörü, iklim gibi faktörler de eklenince ister istemez boyunda
bazı sıkıntılar…
-İyi de abi
bir insan beline neden iktidar partisinin dövmesini yapar.!
-Nasıl yani!
-Baya bildiğin
iktidar partisi.
Sesimi
alçaltıp “Bizi Silivri'de dövme koleksiyonu yaparlar Özgeciğim,” diyorum
-Gevezelik
yapma öyle değil, DP’ nin başındakinin dövmesi var.
DP deyince
aklıma açık parfüm satan dükkanlar geliyor. Bilginin bende olmamasını Özge de
fark ediyor.
-DYP ya! Doğru
Yol Partisi. Süleyman Demirel’in Damarlı kafasını yapmış sırtına!
Birden neden
bir insan bunu yapar kendine diye düşünmeden edemiyorum. Sonrasında Emre’nin o
çılgın iktidar, birinci olma takıntıları geliyor aklıma. Sınıf temsilcisi olmak
için kendini paralaması, ödetmesine oynanan halı saha maçında on yıllık
arkadaşı olan rakip takım oyuncusunun çapraz bağını koparması, yıllardır ikinci
oluyor diye futbol takımını tutmayı bırakması geliyor. İçimde bir akşamdan
kalma mide sıkıntısı baş gösteriyor. Ardından da ben neyi karşılaştırdım diye
bir şok dalgası. Bu dalgayı Özge de yakalıyor ve gözbebekleri büyüyor. Dudağı
bükük hale bürünüyor. Yüzümden belime kadar bir uyuşma hissediyorum. Sevinsem
mi, üzülsem mi bilemedim buna. Yanlış anlaşılmakla doğru anlaşılmak arasında
sıkışıp kalıyorum. Keşke Emre’ninkini konuşsaydık diyorum kendi kendime.
Bardaktaki kahveme bakıyorum, rahatlamış şekilde elime alıyorum ama Emre yani,
ne bileyim. Ağzımda kekremsi bir tat var ve adını koyamıyorum. Uzun uzun,
ağzımın da yanmasını hesaba katarak kahvemi içiyorum. Hedefim kahve bardağının
kartonunu yırtmak. İçerken derin bir hava ile Özge’nin gözlerinin içine bakıp
“İnsanlar aynı yaratılmazlar hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var.” diyorum.