Enes,
babasının sesi ile oturduğu kanepeden kalktı, terliklerini hızlı bir şekilde
giyip merdivenleri ağır aksak indi. Pazardan gelen babasının elindeki
torbalardan birini aldı. Bu, poşetin tüm gücüyle içinde tutmaya çalıştığı
kocaman bir karpuzdu. Her zamanki gibi diğer ufak poşetler yerine bunu almaya
çalıştı. Babasının tüm kızmalarına rağmen zor da olsa yukarı taşıdı. Kapı
kapalı olması nedeniyle babasını bekledi. Merdivende yavaş yavaş görünen
babasının kapıyı görmesi ve ona bakışının sorular soran bir hal olmasıyla Enes
bir sıkıntının var olduğunu anladı. Babası pazara gitmeden birkaç kere
tembihlemişti anahtarı almadan dışarı çıkmaması için. O bunları söylerken, onun
kafası biraz sonra oynayacak çizgi filmde olduğu için kulaklarının birinden
girip birinden çıkmıştı. Üstelik abisi Ömer de dışarıda arkadaşları ile top
oynuyordu. Kulağının çekilmesi ile hem
canının yanması hem de ortasında bırakmak zorunda kaldığı çizgi film gözlerinin
dolmasına yetmişti.
Hızlı bir
şekilde Ömer’i çağırdı babası. Ömer tüm çevikliğiyle şimşek gibi çıktı merdivenleri. Sanki saatlerdir topun peşinde koşmamış, en
güzel golleri o atmamış gibi yüzünde gözünde bir damla ter yoktu. O Ömer’di işte;
dersleri hep pekiyi olan, okul takımının on numarası, anma törenlerinde Atatürk
için yüksek sesle şiirler okuyanı, Çanakkale Türküsü’ nü koroda yanık yanık
okuyanı, babası iki duble atınca yanında Zekai Tunca’nın “İmkansız” şarkısını
söyleyeniydi. Yıldızı hiç barışmadı abisiyle, hiçbir zaman Ömer olamayacağından
mıdır, yoksa aksak ayağından dolayı hiçbir zaman onun gibi pas atamayacağından
mıdır nedir sevemezdi kardeşini.
Ömer “ben
çıkarım,” dedi babasına. Babası, tek kelime söylemeden oğlunun durumu anlamasına
“Aferin lan!” dedi gururla. Hafize Teyze’nin kapısı çalındı. Ömer kapıyı açan
Hafize’nin elini öptü, balkondan onların balkonlarına geçmesi için izin istedi.
Arkasındaki babası ve kardeşi onun konuşmalarından dolayı sessizce beklediler.
Hafize teyze, alkolik babası ile konuşmadığı için yüzüne bile bakmadı. Enes ise
yine kendi içine kapanık halde hala çizgi filmi düşünüyordu. Ömer, ayakkabılarını
çıkarıp eline aldı, Hafize Teyze’nin “Kuran kursu nasıl?” sorusuna “okumaya
geçtim” diyerek gururla cevap verdi. Hafize
Teyze, “şu kardeşine de biraz yardımcı ol, o da öğrensin,” dedi. Enes elif be
te de kalmıştı. Babası kapıda içeride duyduğu konuşmalardan dolayı Enes’in
kafasına bir şaplak attı. Enes hala çizgi filmdeydi.
Ömer, daha
önceden de antrenmanlı olduğu balkona çıktı. Uzanacağı balkonun arasında birkaç
adımlık boşluk bulunmaktaydı. Elinde tuttuğu ayakkabısını giydi. Harçlığıyla
biriktirdiği bir halı saha ayakkabısıydı bu, Alex de Souza’nın giydiğinin
çakması. Diğer ayakkabılarda yaptığı gibi bağcığını açmadan giymiyordu onu. Ayakkabıyı
giydi, bağcıklarını içine soktu. Demirin kenarına çıktı, uzanması gereken
balkonlarına uzandı, elleriyle balkon demirlerini tuttu. Ayağını balkon demirinin köşesine attı. İçine
koyduğu bağcıkların çıktığını fark etmedi. Ayağı ipe dolandı, dengesini
kaybetti.
Babası ile
Enes bir çığlık duydu sadece, Ömer’den gelen çığlık. Sonra Hafize Teyze’nin
çığlığı eşlik etti Ömer’in çığlığına. Enes unuttu her şeyi, elinde düşmesin
diye tuttuğu karpuzu, izlemek için can attığı çizgi filmi, duvar olan kapıyı, hatta
yediği dayakları unuttu. Aksayan ayağını, aksayan kaderini, içine kapanan
hayatını unuttu. Gittiklerinde yerde Alex’ in giydiği ayakkabının çakmasını
giyen, sırtındaki formasında on numara yazan sarışın bir çocuk cansız bir şekilde yüzükoyun
yatmaktaydı.
Ömer gitti,
sonra da Alex gitti. Enes bir daha hiç çizgi film izlemedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder