İçeri giren her kişi, kapının eşiğinde bu cümleyi tekrarlıyordu. Cümlenin eşliğinde herkesin avuç içleri yüze paralel olacak şekilde yukarı kalkıyor, ağızlardaki mırıldanma halinden sonra sakince yere iniyordu. Buraya babam tarafından getirilmemdeki amaç aslında bu; insanların dua edişine dahil olmak ve toplumla dini anlamda bağ kurmak için getirildim. Merhumla sokakta bir iki defa selamlaşmışlığımız var.Adama ilk defa selam verdiğimde değişik hareketler yapıp anama sövmüştü. Selamı mahalledeki piç Yusuf verdirmiş, adamın tikli olduğunu söylememişti. Adama dua ederken anama sövüşünü aklıma getiriyorum. “Çok çekti tansiyondan,” diyorlar başlarını acı ile sallayarak. Mekanda, hafiften bi, her cümleden sonra onaylama adı altında baş sallama var. “Sağlık önemli,” diyor biri, kendinden emin ve bilinçli bir şekilde. Sonrasında da kendisine iyi gelen ilacı arkadaşına tavsiye edip doktoruna yazdırması için baskı kurmasını istiyor. “Mukadderat, hayat devam ediyor,” diyor başka bir amca, sonra da ekliyor; “Çok dalga geçtik Allah affetsin.” Memlekette deli oynatma ve tikli söyletme bir ata sporu olduğundan yadırgamıyorum bu son cümleyi. Tuvalete gitmek için ayaklanıyorum, odadan çıkıp köşeyi döndüğümde tuvaletin kapısından baş örtüsü düzensiz, bluzunun kolları dirseklerine kadar sıyrılmış Nebahat Teyzeye denk geliyorum. Elleri ıslak şekilde duruyor ve beni görmekle havlu aramak arasındaki ikileminde bana elleri ıslak şekilde sarılıyor. “Ne kadar büyümüşsün,” diyor ve avuç içini yerden biraz uzak tutarak “Na bu kadardın,” diyor. Ben de gayet sakin bir şekilde “Evet, büyüdüm,” diyorum. Kadın sohbete katacak başka konuşması olmadığından mı nedir kocaman bir “Hee!” diyor. Tuvalete doğru girecekken “Şu benim ilacımı versene aynanın önünden,” diyor. Her yardımsever vatandaş gibi ben de ilacı uzatıyorum. “Yaşlandım,” diyor derin bir nefes alarak. Benim “Büyüdüm,” tespitime cevaben. Bir penguen gibi paytak paytak gibi uzaklaşıyor yanımdan, elinde benim verdiğim ilaçla. Geldiğimden beni hiç açılmayan kapıyı açıp içeri giriyor. O kapıya doğru yürüyorum; kapı, insanlara bir şeyleri saklayan ve güvenliği sağlayan bir ürün olarak pazarlansa da, kimsenin gizlisi saklısı ve mahremiyeti o kadar da olmasın denilecek seviyede, yarısına kadar cam barındırmakta. Ama “Biz mahremiyete önem veririz kardeşim, eheh” denilerek de buzlanmış camla amacına hizmet etmekte. İçeride yürüyen karakterler var ancak silüet olarak görünüyorlar. Japon pornosu izler gibi izliyorum birkaç dakika hareketliliği, sonrasında tuvalete girmek için çıktığımı hatırlıyorum. Tuvaletin kapısına doğru yürürken tuvaletimin gelmediğini fark ediyorum. Koridorun sonunda aralık bir kapı görüyorum. Bu kapı da bir şekilde buzlu camlarla kaplanmış mahremiyeti amaçlayan bir kapı. “ Misafirlikte bilmediğin odalara girilmez,” kuralını çiğnememem lazım diye düşünerek yürüyorum. Birisi yakalarsa, tuvaleti arıyorum diye söylenirim diye içimdeki şeytanlığı gıdıklıyorum. Şeytan “Helal olsun lan!” diyor. Odaya girip kapıyı kapatıyorum. Görünmemek için camın buzlu tarafından uzaklaşıyorum. Kapıyı görebileceğim ancak kimsenin beni göremeyeceği taraftayım şimdi. Koridorda babamın sesini duyuyorum. “Nerede bu eşşoğlusu!” diyerek bana olan hasretini dile getiriyor. Telefonla arıyor, telefonum titrerken sessize alıyorum. Cam sistemi sadece dışarıdan değil içeriden de birilerinin japon pornosu izlemesini sağlıyor. Babam tuvalete girince bir adamla kadın koridorda bulunduğum odaya doğru geliyor. İkisini de odaya doğru gelirken görüyorum. Saklanmalıyım, çünkü içeride olmam, tuvalete geldiğimle açıklanmayacak kadar saçma olduğunun farkına varıyorum. Yatağın altına giriyorum. Yatağın altında kırmızı gözleriyle bana bakan kıllı bir varlığı görüyorum. Dışarıdan gelen tehlike ile ufak bir “hassiktir!” diyorum. Ancak bunun bir maske olduğunu anlamam geç sürmüyor.
İçeri ikisi de girdiğinde adam kapıyı üzerindeki anahtar vasıtasıyla kilitliyor. Bunu düşünememiştim. Adam nefes almakta zorlanırken kadın “Naptın ilacı,” diyor. Adam nefes alıp vermesi oldukça sesli bir şekilde “Bugün verdim, eğer o da olmazsa bu kadın ömür billah gitmez öbür tarafa diyor.” Kadın da bir şekilde heyecandan mıdır nedir “Tansiyon düşürücü aldın değil mi?” diyor. Bu evde gereğinden fazla tansiyon konuşuldu, bu bir işaret mi diye düşünüyorum yanımdaki kıllı maskeye bakarak. Adam “ayarladım,” diyor sonra da ekliyor; “ kurtulalım da alalım şu arabayı!” Ortada bir cinayete teşebbüs olduğun yatak altından anlıyorum. Her bilinçli vatandaş gibi bu olaya asla ve asla karışmayacağımı, sıradaki ölen kim olursa “Mukadderat” ve “Tansiyon tehlikeli iş!” diyeceğimi biliyorum. Adam kapının kilidini çeviriyor. İkisi de odadan çıkıyorlar. Maskeyle birlikte yatağın altından çıkıyorum. Üzerimdeki tozları temizleyip maskeye düzenli olarak bakıyorum. Maske oldukça kıllı kırmızı yüzleri le bana bakan dudaklarının kenarından çıkan köpek dişlerinin üzerinde kırmızı boyayı kan olarak göstermeye çalışmışlar. “Kirlidir bu” diyorum ve kafama takıyorum. Kırmızı gözlerine rağmen ortalığı gayet net görüyorum. Kafamı evirip masadaki aynaya çeviriyorum, gerçekten yapay bir ürkütücülük var. İçeride kadınların sesleri hafiften yükseliyor bir taziye evi olmasına rağmen. Maskeyi çıkarmak istiyorum, çıkmıyor. Zorladıkça naylon olan yapısı, sıcağın da etkisiyle iyice yüzüme yapışıyor. Bir iki asılmama rağmen olmuyor. Denemeyi bırakıp koridora çıkıyorum. “Hoş geldiniz hocam,“ seslerinin erkeklerin bulunduğu odada yüksek sesle dile getirilmesinden dolayı imamın geldiğini anlıyorum. Bu sefer erkeklerin bulunduğu kapı da kapatılıyor bol buzlu camıyla. Bunu bir fırsat olarak görüyorum bir an evvel çıkıp evin arka tarafında yırtıp atabileceğimi düşünüyorum. Bunu burada yapamam çünkü ev ahalisi bunu aldığımı fark ederse büyük sıkıntı olur. Yavaş yavaş koridorda yürürken, kadınların bulunduğu odada yükselen kadın seslerini zar zor duyuyorum; birçok kişi teyze diye sesleniyor, şaplak sesleri varken biri birçok kez “anne,” diye sesleniyor. Oraya doğru ilerleyip sesleri duymak için kulağımı cama dayamak için hareketleniyorum. İçeride sesinden tanıdığım bir kadın “Azrail, Azrail…. Allaahhh,” diye bağırıyor. Diğerleri anlamıyor olayı “Nebahat Teyze” ve “Anne” sesleri arşa yükseliyor. Korkumdan dış kapıya doğru kaçıp ayağıma ayakkabıları bağlamadan arka bahçeye koşuyorum.
………………….
Annem “Allah’ın verdiğine sual olunmaz,” diyor tesbih çekerken, “Öbür tarafa götürdü de getirdi.” Annemi uzun zamandır namaz vakitleri dışında bu kadar namaz kılarken görmüyorum daha önce. Senin yerine de namaz kıldım diyecek kadar kafayı kırmış vaziyette. Tespihin imamesini tutup avuç içini paralel olarak yüzüne tutarak duasını ediyor. Sonra da konuşmayı hatırlamış gibi “Allahım sen koru yarabbi,” diyor. Sadece o değil bütün mahallenin kadınlarının bu halde olduğunu duyuyorum. Düşük tansiyon hastası Nebahat teyze, her gün kullandığı ilacın yerine bir şekilde tansiyon düşürücü ilaç almış. Aldığının da etkisiyle kalbi tam duracakken, kapıda kırmızı gözlü, dişlerinin ucunda kan olan bir şey, ki annem konunun konuşulduğu anda far görmüş tavşan gibi donup kalıyor, buzlu camın ardında belirmiş. Önce Nebahat teyze “geliyor,” diye bağırıp kapıyı göstermiş. Kim geliyor diye diğer kadınlar da bakıp silüeti görünce bayılanlar mı dersin, altına yapanlar mı dersin küçük bir kıyamet kopmuş. En kötüsü de geliniymiş, saat başı “tövbe olsun, bir daha yapmam,” diye ağlayıp dururmuş. Tabi kadınlar çığlık atınca erkekler de ne oldu diye bakınmışlar. Anlatılanlara inanmayanlar olmuş ama bizim o tikli rahmetliyle çok uğraşan amca kapıda gördüğünü söyleyince iş baya ciddiye binmiş. Bunları büyük bir sakinlikle dinliyorum. “Allah korudu bizi,” diyorum. Bir makas yardımıyla kesip, arak bahçeye gömdüğüm maskemin yanına bu büyük sırrımı da gömmek için kendi içimden yemin ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder