-Salih Hoca
gelir mi?
-Gelir tabi
Ümit, oturuyordu zaten.
-Zahmet
olmasın.
-Oturmasın,
İşi ne! Emirhan nerede?
-Top oynamaya
gitti.
Annemin benim oturmamı Ümit’le sıradanlaştırmasını dinliyordum. Hayır, oturma eylemi bizim evdeki kadar hiçbir yerde zulüm görmemiştir. Doksanlı yıllarda çiçek gibi eylemdi protesto etmek için. Ama bu eylemin Derin Anneler Cemiyetinin etkisiyle içinin boşaltıldığını düşünüyorum. Yataktan kalkıp kahvaltı masasına oturana kadar annem sekiz defa “Ümit Abine yardım et!” cümlesini kurdu. Her cümlede “olur” manasında başımı salladım. Kapı tekrar çaldı; Ümit aldığı sözden vazgeçecekmişiz gibi elinde ip ve matkap ile kapımızdaydı ve çılgın bir hevesle beni bekliyordu. “Gideyim de bahçedeki şu işi halledelim, kurtulayım şunlardan,” diye giydim ayakkabılarımı.
“Halkayı
beline takacaksın, boynuna değil.” Bu cümleyi bilemememin mümkün olmadığını
düşünürken adamın ikinci süper cümlesi geldi: “Bu sene hiç yağmur yağmadı.”
İnsan bazen böyle alakasız cümleleri yerdeyken de duyabiliyor, bunun için
çatıya çıkmamız oldukça saçmaydı. “İnsan yaklaşık sekiz metre yükseklikteki
evin çatısına şivesinden dolayı pek de anlaşamadığı biriyle pençelere takılan
kartonpiyeri çıkarmaya çalışır mı?” diye
sorarsınız artık “Evet, anneme göre boş oturmaktan iyidir,” derim.
Bakın insan
izlediği filmlerdeki tehlikeli sahnelere “ulan bunu ben de yaparım, ne var!”
derken aynı işi çatıda yapmaya çalışınca “Kesin dublör kullanıyorlar” deyiveriyor.
Bunları düşünürken ve 96 Kuran Kursu bilgilerim ışığında ezberlediğim duaları üstüne
koya koya okurken şiveli ve peltek Ümit Abi seslendi:
-Şuraya eşek
gibi oturuve hoca!
-Eşeğe oturur
gibi değil mi Ümit abi?
-Evet, eşek
gibi otureve.
Nasıl oturacağıma karar veremeden ve biraz da korkudan çat diye oturdum çatının köşesine ve ipe yapıştım. Ümit, elinde matkap, belinde ip ile köşeye kadar giderken bu işi denetleyen yapı denetim firmasının aldığı nefesten, güldüğü espriye kadar neyi varsa bir güzel sövdüm. Bu saçma sapan prosedürler sonucunda inşaata bir kere gelmeyen adamın evin çatısının pencerelerinin kapatılması konusunda “namuslu bir şekilde” telefonla istekte bulunduğu, müteahhittin, alıcının–mış gibi yaptığı sisteme ayrı sövdüm. Sonra sövmelerimi tutamadığımı fark ettim; merdivene çıkarken bile yere bakamayan gözlerim aşağıdaki insanları karınca kadar görünce bulanmaya başlıyordu. Bu süreçte Ümit Abi’ nin “Düşersem sakın korkma, çok çok ölürüm,” gibi oldukça yaratıcı esprisini histerik bir sırıtışla karşıladım. “Lehçe ve diksiyon kartı yanmış bu adamla neden buradayım?” , “Benim bu çatıda işim ne?” ya da “Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi ?” gibi önemli sorularla zihnimi meşgul ederken annemin o mahzun gözleriyle göz göze geldik. Canım anam; çatıya çıkmam gerektiğini öğrendiğinde pancara dönen yüzü ve başıma bir şey gelecek korkusu ile o kadar endişeliydi ki! Bu endişe ve korkuyla bana “dikkat edin” yerine “bak bakalım bizim güneş enerjisi su akıtıyor mu?” deyiverdi. Ellerim ipe sıkı sıkı sarılmışken annemin de sinirlerinin ikinci soru ile laçka haline geldiğini anladım.
Ümit
Abi işi tamamladığında içimi sanki uzaya mekiksiz gidip gelmişiz gibi bir
sevinç kapladı. Ama zihnimi bir türlü toparlayamıyordum; adamın “Çatıyı hep
kirletmişler” olarak algıladığım belki de yanlış anlama ile “Guantanamo
kelebekleri tükenme tehlikesi altında ” dediği cümleyi “Evet ya, Fener ne yaptı
öyle” diye cevapladım. Beynim geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılacak diyordu
bünyeme. Adam durumu anlamış olacak ki benim koluma girerek aşağı yani balkona
güvenli bir şekilde indirdi. Annemin
endişeli bakışları altında sanki yukarda korkudan far görmüş tavşan gibi
hareket etmeyen adam ben değilmişim gibi vakur bir usta bilmişliğiyle “Hep
kırmışlar çatıyı, onarmak lazım” dedim.
Ümit sanki yıllardır bu cümleyi bekliyormuş gibi “Aşağıda malzemeler
var, hemen alıp yapalım hoca,” dedi. Bu cümle bende şok etkisi yaratmış olacak
ki bayılmışım ve kalıcı olarak çatı işlerinden emekli oldum.