21 Ocak 2026 Çarşamba

Kocaman'dı!

 

 

-Bunu söyleyemem ben ağbicim. Şey işte…Görünüyordu.

Karşımda, elindeki izmariti izmarit işkence merkezi olan kül tablasında ezip büzen Özge duruyor. Bir kadını izlemek zor, dinlemek oldukça zor, bir şeyleri itiraf ettirmek ise zor ultra prime plus zordu. İzmaritle savaşı bittikten sonra elindeki karton kahve bardağına girişti. Çevreyi koruyalım ayağına kaç yüz yıllık kahveyi karton bardağa koymuştu aklı evveller. Ancak fazla ürettiklerinden midir nedir? plastik kapak ile kapatmak zorunda kalmışlardı. Çevre için canını verir gibi görünen ancak plastiğinden de vazgeçmeyecek kadar kapital seviyeli şark kurnazlarının açtığı kahve dükkanlarından birindeydik. Gözlerimi ondan alıp bin yıllık bağımlı gibi dolanan manyaklarla örülü bu yere baktım. Etrafta ne kadar çok Americano içmek isteyen, badem sütlü lattesini içmeden ayılamayan insan var.  Birden sorular denizinde kendime bir cevap ararken Özge'nin bana "neye daldın, beni dinler misin?" bakışları ile karşı karşıya kaldım.

-Emre’ nin şeyi görünüyordu ağbicim. Beni duymuyor musun?

Dedim, eyvah. Birinin penisini başka birinden dinlemek büyük bir zulüm. Karaciğer yetmezliği gibi değil ki bu rahat rahat konuşasın. Rahat olayım dedim kendi içimden, kızın tüm röntgen gücünü de normalleştirerek. Bilmem ne çağındayız. Herkes her şeyi istediği patavatsızlıkta özgürce konuşabiliyor. Ancak ne diyeyim kıza, “Evet ben de gördüm, beklenildiği gibi değildi” mi diyeyim?

-Kocamandı ağbicim ya!

Bu benim aşabileceğim bir şey değil. Tamam insan arkadaşının iyiliğini ister ancak bu kadar iyiliğini istemez. Hem bu iş göreceli değil mi? Irkların popülasyon dağılımı bile etkiliyormuş bu durumu. Ama bunu böyle anlatırsam sanki kendi yarasından gocunur gibi olmaz mıyım? Ne yarası ya, Allah böyle yaratıyor herkesi.

-Yani etrafında damarlar vardı. Ayy, nasıl anlatılır ki!

“Yeter, ben kahve almak istiyorum,” dedim. Ayağa kalktığımda sinirden bütün damarlarımın şiştiğini hissettim. Her şeyin hazır bir şekilde hazırlandığı ancak kendilerine Barista demek zorunda kaldığımız kadının yanına yaklaştım.

-Merhaba, bir tane damarlı Americano alayım.

Kadın anlamamış gibi alnımda şişen damarlara baktı. Gözlerim gözlerinden yardım istedi ve sesim içime kaçmış bir şekilde "pardon" dedim. Kadın hiç istifini bozmadan “Büyük mü istersiniz” diye sordu. Benim yine moraller yerlerde. Şimdi kime göre ve neye göre büyük. Hayır, yani şimdi benim küçük diye aldığım bir kahve bana fazla geliyor ve içemiyorsam, bu bana büyük gelmez mi? Bunları düşünürken kadının “Beyefendi” sözüyle kendime geldim. Bıkmış bir halde “Ver bir boy” dedim. “Hepsi fazla geliyor zaten.”

Kahvemi alıp masaya oturduğumda karşımdaki sanki diziyi durdurmuş da tuvalete gitmişim, ardından da hemen devam ettirmişim gibi konuya devam etme isteği gösterdi. Elindeki kahve bardağı mundar olmuştu yırtılmaktan. Şimdi çevre dostu ve masanın anasını ağlatan karakterdik. Yırttıklarını artık pek te bardak görevi göremeyecek olan bardak gazisinin içine koydu. Masayı temizleyip bardağı da kenara koyduktan sonra sanki garson çağırıyor gibi ekledi : “Belinde duruyordu ve başı oldukça büyüktü”  E ama başlıycam artık! Röntgenci misin, sanat eleştirmeni misin? Eve gelen mermer ustası mısın? Bu nasıl betimleme, bu nasıl ölçü alma! Sinirden bardağın kenarını yırtıcam da yırtamıyorum, damarlı büyük kahvem elimde duruyor. Elimde durmasının moral bozmasıyla kenara koyuyorum ve ciddi tonumu takılıyorum.

-Bak, Özgecim. İnsanlar aynı yaratılmazlar, hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var. Bunun üzerine yaş faktörü, iklim gibi faktörler de eklenince ister istemez boyunda bazı sıkıntılar…

-İyi de abi bir insan beline neden iktidar partisinin dövmesini yapar.!

-Nasıl yani!

-Baya bildiğin iktidar partisi.

Sesimi alçaltıp “Bizi Silivri'de dövme koleksiyonu yaparlar Özgeciğim,” diyorum

-Gevezelik yapma öyle değil, DP’ nin başındakinin dövmesi var.

DP deyince aklıma açık parfüm satan dükkanlar geliyor. Bilginin bende olmamasını Özge de fark ediyor.

-DYP ya! Doğru Yol Partisi. Süleyman Demirel’in Damarlı kafasını yapmış sırtına!

Birden neden bir insan bunu yapar kendine diye düşünmeden edemiyorum. Sonrasında Emre’nin o çılgın iktidar, birinci olma takıntıları geliyor aklıma. Sınıf temsilcisi olmak için kendini paralaması, ödetmesine oynanan halı saha maçında on yıllık arkadaşı olan rakip takım oyuncusunun çapraz bağını koparması, yıllardır ikinci oluyor diye futbol takımını tutmayı bırakması geliyor. İçimde bir akşamdan kalma mide sıkıntısı baş gösteriyor. Ardından da ben neyi karşılaştırdım diye bir şok dalgası. Bu dalgayı Özge de yakalıyor ve gözbebekleri büyüyor. Dudağı bükük hale bürünüyor. Yüzümden belime kadar bir uyuşma hissediyorum. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim buna. Yanlış anlaşılmakla doğru anlaşılmak arasında sıkışıp kalıyorum. Keşke Emre’ninkini konuşsaydık diyorum kendi kendime. Bardaktaki kahveme bakıyorum, rahatlamış şekilde elime alıyorum ama Emre yani, ne bileyim. Ağzımda kekremsi bir tat var ve adını koyamıyorum. Uzun uzun, ağzımın da yanmasını hesaba katarak kahvemi içiyorum. Hedefim kahve bardağının kartonunu yırtmak. İçerken derin bir hava ile Özge’nin gözlerinin içine bakıp “İnsanlar aynı yaratılmazlar hepimizin eksiklikleri ve fazlalıkları var.” diyorum.

4 Ocak 2026 Pazar

Maske

-Merhumun ruhu için El- Fatiha!
İçeri giren her kişi, kapının eşiğinde bu cümleyi tekrarlıyordu. Cümlenin eşliğinde herkesin avuç içleri yüze paralel olacak şekilde yukarı kalkıyor, ağızlardaki mırıldanma halinden sonra sakince yere iniyordu. Buraya babam tarafından getirilmemdeki amaç aslında bu; insanların dua edişine dahil olmak ve toplumla dini anlamda bağ kurmak için getirildim. Merhumla sokakta bir iki defa selamlaşmışlığımız var.Adama ilk defa selam verdiğimde değişik hareketler yapıp anama sövmüştü. Selamı mahalledeki piç Yusuf verdirmiş, adamın tikli olduğunu söylememişti. Adama dua ederken anama sövüşünü aklıma getiriyorum. “Çok çekti tansiyondan,” diyorlar başlarını acı ile sallayarak. Mekanda, hafiften bi, her cümleden sonra onaylama adı altında baş sallama var. “Sağlık önemli,” diyor biri, kendinden emin ve bilinçli bir şekilde. Sonrasında da kendisine iyi gelen ilacı arkadaşına tavsiye edip doktoruna yazdırması için baskı kurmasını istiyor. “Mukadderat, hayat devam ediyor,” diyor başka bir amca, sonra da ekliyor; “Çok dalga geçtik Allah affetsin.” Memlekette deli oynatma ve tikli söyletme bir ata sporu olduğundan yadırgamıyorum bu son cümleyi. Tuvalete gitmek için ayaklanıyorum, odadan çıkıp köşeyi döndüğümde tuvaletin kapısından baş örtüsü düzensiz, bluzunun kolları dirseklerine kadar sıyrılmış Nebahat Teyzeye denk geliyorum. Elleri ıslak şekilde duruyor ve beni görmekle havlu aramak arasındaki ikileminde bana elleri ıslak şekilde sarılıyor. “Ne kadar büyümüşsün,” diyor ve avuç içini yerden biraz uzak tutarak “Na bu kadardın,” diyor. Ben de gayet sakin bir şekilde “Evet, büyüdüm,” diyorum. Kadın sohbete katacak başka konuşması olmadığından mı nedir kocaman bir “Hee!” diyor. Tuvalete doğru girecekken “Şu benim ilacımı versene aynanın önünden,” diyor. Her yardımsever vatandaş gibi ben de ilacı uzatıyorum. “Yaşlandım,” diyor derin bir nefes alarak. Benim “Büyüdüm,” tespitime cevaben. Bir penguen gibi paytak paytak gibi uzaklaşıyor yanımdan, elinde benim verdiğim ilaçla. Geldiğimden beni hiç açılmayan kapıyı açıp içeri giriyor. O kapıya doğru yürüyorum; kapı, insanlara bir şeyleri saklayan ve güvenliği sağlayan bir ürün olarak pazarlansa da, kimsenin gizlisi saklısı ve mahremiyeti o kadar da olmasın denilecek seviyede, yarısına kadar cam barındırmakta. Ama “Biz mahremiyete önem veririz kardeşim, eheh” denilerek de buzlanmış camla amacına hizmet etmekte. İçeride yürüyen karakterler var ancak silüet olarak görünüyorlar. Japon pornosu izler gibi izliyorum birkaç dakika hareketliliği, sonrasında tuvalete girmek için çıktığımı hatırlıyorum. Tuvaletin kapısına doğru yürürken tuvaletimin gelmediğini fark ediyorum. Koridorun sonunda aralık bir kapı görüyorum. Bu kapı da bir şekilde buzlu camlarla kaplanmış mahremiyeti amaçlayan bir kapı. “ Misafirlikte bilmediğin odalara girilmez,” kuralını çiğnememem lazım diye düşünerek yürüyorum. Birisi yakalarsa, tuvaleti arıyorum diye söylenirim diye içimdeki şeytanlığı gıdıklıyorum. Şeytan “Helal olsun lan!” diyor. Odaya girip kapıyı kapatıyorum. Görünmemek için camın buzlu tarafından uzaklaşıyorum. Kapıyı görebileceğim ancak kimsenin beni göremeyeceği taraftayım şimdi. Koridorda babamın sesini duyuyorum. “Nerede bu eşşoğlusu!” diyerek bana olan hasretini dile getiriyor. Telefonla arıyor, telefonum titrerken sessize alıyorum. Cam sistemi sadece dışarıdan değil içeriden de birilerinin japon pornosu izlemesini sağlıyor. Babam tuvalete girince bir adamla kadın koridorda bulunduğum odaya doğru geliyor. İkisini de odaya doğru gelirken görüyorum. Saklanmalıyım, çünkü içeride olmam, tuvalete geldiğimle açıklanmayacak kadar saçma olduğunun farkına varıyorum. Yatağın altına giriyorum. Yatağın altında kırmızı gözleriyle bana bakan kıllı bir varlığı görüyorum. Dışarıdan gelen tehlike ile ufak bir “hassiktir!” diyorum. Ancak bunun bir maske olduğunu anlamam geç sürmüyor. 
İçeri ikisi de girdiğinde adam kapıyı üzerindeki anahtar vasıtasıyla kilitliyor. Bunu düşünememiştim. Adam nefes almakta zorlanırken kadın “Naptın ilacı,” diyor. Adam nefes alıp vermesi oldukça sesli bir şekilde “Bugün verdim, eğer o da olmazsa bu kadın ömür billah gitmez öbür tarafa diyor.” Kadın da bir şekilde heyecandan mıdır nedir “Tansiyon düşürücü aldın değil mi?” diyor. Bu evde gereğinden fazla tansiyon konuşuldu, bu bir işaret mi diye düşünüyorum yanımdaki kıllı maskeye bakarak. Adam “ayarladım,” diyor sonra da ekliyor; “ kurtulalım da alalım şu arabayı!” Ortada bir cinayete teşebbüs olduğun yatak altından anlıyorum. Her bilinçli vatandaş gibi bu olaya asla ve asla karışmayacağımı, sıradaki ölen kim olursa “Mukadderat” ve “Tansiyon tehlikeli iş!” diyeceğimi biliyorum. Adam kapının kilidini çeviriyor. İkisi de odadan çıkıyorlar. Maskeyle birlikte yatağın altından çıkıyorum. Üzerimdeki tozları temizleyip maskeye düzenli olarak bakıyorum. Maske oldukça kıllı kırmızı yüzleri le bana bakan dudaklarının kenarından çıkan köpek dişlerinin üzerinde kırmızı boyayı kan olarak göstermeye çalışmışlar. “Kirlidir bu” diyorum ve kafama takıyorum. Kırmızı gözlerine rağmen ortalığı gayet net görüyorum. Kafamı evirip masadaki aynaya çeviriyorum, gerçekten yapay bir ürkütücülük var. İçeride kadınların sesleri hafiften yükseliyor bir taziye evi olmasına rağmen. Maskeyi çıkarmak istiyorum, çıkmıyor. Zorladıkça naylon olan yapısı, sıcağın da etkisiyle iyice yüzüme yapışıyor. Bir iki asılmama rağmen olmuyor. Denemeyi bırakıp koridora çıkıyorum. “Hoş geldiniz hocam,“ seslerinin erkeklerin bulunduğu odada yüksek sesle dile getirilmesinden dolayı imamın geldiğini anlıyorum. Bu sefer erkeklerin bulunduğu kapı da kapatılıyor bol buzlu camıyla. Bunu bir fırsat olarak görüyorum bir an evvel çıkıp evin arka tarafında yırtıp atabileceğimi düşünüyorum. Bunu burada yapamam çünkü ev ahalisi bunu aldığımı fark ederse büyük sıkıntı olur. Yavaş yavaş koridorda yürürken, kadınların bulunduğu odada yükselen kadın seslerini zar zor duyuyorum; birçok kişi teyze diye sesleniyor, şaplak sesleri varken biri birçok kez “anne,” diye sesleniyor. Oraya doğru ilerleyip sesleri duymak için kulağımı cama dayamak için hareketleniyorum. İçeride sesinden tanıdığım bir kadın “Azrail, Azrail…. Allaahhh,” diye bağırıyor. Diğerleri anlamıyor olayı “Nebahat Teyze” ve “Anne” sesleri arşa yükseliyor. Korkumdan dış kapıya doğru kaçıp ayağıma ayakkabıları bağlamadan arka bahçeye koşuyorum. 
………………….
Annem “Allah’ın verdiğine sual olunmaz,” diyor tesbih çekerken, “Öbür tarafa götürdü de getirdi.” Annemi uzun zamandır namaz vakitleri dışında bu kadar namaz kılarken görmüyorum daha önce. Senin yerine de namaz kıldım diyecek kadar kafayı kırmış vaziyette. Tespihin imamesini tutup avuç içini paralel olarak yüzüne tutarak duasını ediyor. Sonra da konuşmayı hatırlamış gibi “Allahım sen koru yarabbi,” diyor. Sadece o değil bütün mahallenin kadınlarının bu halde olduğunu duyuyorum. Düşük tansiyon hastası Nebahat teyze, her gün kullandığı ilacın yerine bir şekilde tansiyon düşürücü ilaç almış. Aldığının da etkisiyle kalbi tam duracakken, kapıda kırmızı gözlü, dişlerinin ucunda kan olan bir şey, ki annem konunun konuşulduğu anda far görmüş tavşan gibi donup kalıyor, buzlu camın ardında belirmiş. Önce Nebahat teyze “geliyor,” diye bağırıp kapıyı göstermiş. Kim geliyor diye diğer kadınlar da bakıp silüeti görünce bayılanlar mı dersin, altına yapanlar mı dersin küçük bir kıyamet kopmuş. En kötüsü de geliniymiş, saat başı “tövbe olsun, bir daha yapmam,” diye ağlayıp dururmuş. Tabi kadınlar çığlık atınca erkekler de ne oldu diye bakınmışlar. Anlatılanlara inanmayanlar olmuş ama bizim o tikli rahmetliyle çok uğraşan amca kapıda gördüğünü söyleyince iş baya ciddiye binmiş. Bunları büyük bir sakinlikle dinliyorum. “Allah korudu bizi,” diyorum. Bir makas yardımıyla kesip, arak bahçeye gömdüğüm maskemin yanına bu büyük sırrımı da gömmek için kendi içimden yemin ediyorum.

Kocaman'dı!

    -Bunu söyleyemem ben ağbicim. Şey işte…Görünüyordu. Karşımda, elindeki izmariti izmarit işkence merkezi olan kül tablasında ezip büz...