-Olmadı mı?
-Oldu da, bu sefer öteki olmadı
-Nasıl?
Sessizdim. Daha doğrusu konuşamıyordum. Masada bir şeylere bakıyordum, ancak görmüyor gibiydim. Annemin soruları ile vereceğim cevaplar uyuşmayacak gibiydi ve bundan dolayı kendimi doğru cevaplar vermeye itmek gibi saçma bir uğraşın ortasında buluyordum.
-Geçmişim.
-Hadi hayırlısı olsun, bitti değil mi oğlum
Bitemediğini söylemek istiyordum ama bir türlü olmuyordu. Geçen yıllar içinde okula olan sevgimi ona hiç uğramayarak göstermiştim. O da bana sevgisini ince bıyıklı, muhafazakar beyinli sayılamayacak kadar yobaz hocalarıyla ders tekrarları ile cevap vermişti. Onların bu hareketine kızmadım, kızamadım. O insanlardan değildim, olamadım da. Ben hayatım boyunca gaz ile çalışan bir evlat oldum ve kazanamadığım hedeflerden aşağılarına ulaşınca, ulaştıklarımı onları bir hiç olarak görüyordum. Bana ait olmayan bir hayatı yaşıyor, yaşanmak istemeyen bir hayatı da kendiminmiş gibi sahipleniyordum.
Okulun üçüncü yılında hayatıma tatlı mı tatlı bir kız girdi. O, uzak şehirlerde babamın bana vereceği gaz eksikliğini o tamamlıyordu. Okul yılları boyunca bol kitap okuyan, vakıflarda gönüllülük yapan, tiyatro gruplarında aktif olarak görev alan benim bu yaptıklarımın boş beleş işler olduğunu, bir dünya kurmamız gerektiğini ve o dünyada iki erkek doğurmak istediğini bana empoze etti. Benim empoze seviyem baya düşük olmalı ki, biraz yatak oyunları ile bana İstanbul u tekrardan fethettirebilirdiniz. Öyle de oldu birden; sahneyi bıraktım, kitap okumayı da… Bir an evvel derslerimi vermeli, eksik olanlarımı tamamlamalı, 153 Ticari malı mal alışında Envanter defterinin borçlu kısmına yazmalı, Marjinal Fayda’ da Azalarak Artan kavramını zihnime bir dua gibi işlemeliydim.
Deliler gibi işledim. Bol muhafazakar yobazımsı hocalar bu performansıma şaşırıyor, öğrenciler ders notlarımı almak için sahte dostluklar kuruyor, öğrencilerin ve hocaların bulunduğu halı saha maçlarına davet ediliyordum. İlim irfan yuvası olarak adlandırılan ve “Çok eğleniyorsun” diye büyüklerimizin anlattığı o üniversitelerde eğlence olarak götünü kaldıramayan Borçlar Hukuku hocasının ayağından topu almayarak eğleniyordum. Çünkü Borçlar Hukuku’ndan da iki dönem zayıfım vardı.
Öğrenim kariyerimdeki müthiş ilerlemede her gece zihnim beni geçmişe götürüyordu. Özgür olmanın o tarifsiz halini her gece yaşıyordum o rüya denen bilinçaltı faaliyetlerinde. Bir çocuğun gülmesinde yardımcı oluyor, sahneye seyirci selamlamaya çıktığımda alkışı alınca gözlerim doluyor, bir kitabı okuyup bitirdiğimde kapağı kapatıp gökyüzüne bakıyordum. Ama rüyaydı bunlar, gerçeklikte yeri yoktu hiç. Sonraki dönemde de bu yaptıklarımın gerçek katında hiçbir kıymeti olmadı.
Alttan aldığım dersler gün geçtikçe eridi ve geriye sadece bir avuç ders kalmıştı. Bu dersler her okulda adlandırılan, derslerinden birkaç kişinin geçebildiği, hocalarının boktan da bok olduğu derslerdi. Ama geçecektim, sevgilimin verdiği gaz yeter de artardı bile bana.
Babamla annem geldi o bahar döneminde. Tanıştılar hayatımın aşkı ve doğacak olan iki oğlumun müstakbel annesi ile. Babam, ilk başta ortamın hakimi olmaya çalıştı, durmadan emir ve direktifler verdi etrafa. Ancak sevgilim öyle değildi, aldı eline ipleri, babamla yaptığı konuşmalarda onun bir kölesi olduğunu değil, kendi hakimiyetinin krallığında olacağını hissettirdi. Hatta öyle bir hissettirdi ki ben bile bu olaydan deliler gibi tahrik olmuş, orada dudaklarına yapışmamak için kendimi zor tutmuştum. Babam geldiği günün akşamında sanki on gündür buradaymış gibi kalkıp gitti. Ne evimde kaldı, ne de bir hoşça kal dedi bize. Sonra da eve vardığının ilk günü telefonla arayıp uzun bir konuşma sonrasında tek cümleyi söyledi: O kızdan ayrılacaksın.
“Olmaz” dedikçe daha da sıkıştırdı zihnimi, her dakika aramasından dolayı bıkmıştım. Okulu uzattığım yıllarda bir kere bile para göndermemesine rağmen para göndermeye başlamıştı birden. İplerimi ellerine almak için yapıyordu bunu bana ve her ay daha da artıyordu gönderdikleri. Bir gün parayı gönderdikten sonra “Ona borcun varsa öde!” cümlesi çok koymuştu bana. İşin ilginç tarafı mobbing işini cümlelerin üstü kapalı olarak ona da yapıyordu. Oturup uzaklara baktığımızda hep şunu diyorduk: “Seni hep iyi anacağım”.
Ve bitti. Ama yanındayken değil bütün derslerden toplamda iki tane zayıfım kaldıktan ve sınava hazırlanmak için memlekete döndükten sonra. Şehirdeki içime doğru büyüyen boşlukla beraber bitti. “Sana çok emek harcadım.” demişti ağlarken, “Hepsi helal hoş olsun”. Yıllar sonra şehrime gelip babamın ondan helallik istediği anı hiç unutamam. İki kral yıllar süren savaşın ardından “savaşmak çok kötü, gel barışalım” diyordu ve hayatı sikilen ben “helal olsun” diye izliyordum.
Onu unutmak ve ders çalışmakla uğraşırken parasızlık da halimin içine renk katıyordu. İş bulamamıştım, bunun yanında babam da para koklatmıyordu. Annemin kolundaki bilezikler gitgide azalıyor. Her sınava girmek için yol parası verişimde, kitap almak zorunda kalışımda, ceketimin dirseği çürüdüğünde birer birer kayboluyordu. Sonunda iki sınava girdim. Birini yaklaşık sekiz dönemdir alıyordum. Dersi bilmediğimden değil, adamı dersimizden attırmak için imza topladığım kulağına gitmişti. Çalışkan dönemimden değil tabi, özgür ruhlu dönemlerimden. Diğerinde ise ömür boyu işime yaramayacağını bildiğim bir ders vardı. İkisine de girdim. O kadar çok heyecanlıydım ki. Sekiz dönemlik ders sınava da hazırlanmam sayesinde oldukça kolay geçti. Okul bitti artık diyordum, o stres bitti. Sonuçlar geldiğinde annemle masadaydık. Diğerinden kalmıştım. Evet, şu hani bir işe yaramayan dersten.
Birden ağlamaya başladım. Sonra güldüm nedensiz yere. Sahnede olsam ve “bitti” deyip ayağa kalksam deliler gibi alkış alacağım bir performansı elimde olmadan gerçekleştiriyordum. Bunu yaparken de annemin bileğinde kalan bir adet bileziğe bakıp yapıyordum. Sonra başıma masadaki bir bardak soğuk suyu döktü annem. Islandım, hayatımda hiçbir ıslaklık bu kadar ciğerimi yakmamıştı.