Her sabah, babası işe gittikten sonra pencereyi açar mahalleyi izlerdi yengeniz. Vita tenekelerinden yapılma saksıların dizildiği; içine ise bizden aldığı filizlerini ektiği o minyatür çiçek bahçesinin hemen arkasında oturur ve bu fakir peyzajının en nadide çiçeği olarak hayaller kurardı canım Ayşem. Karşısına geçip “Bir çift göz insanda sıradan bir aksesuar, sende ise nazar boncuğu kurban olduğum” , diyesim vardı ama dokuz yaşında olmam gibi kuşak sorununun varlığı içime otururdu hep. Sakızdan dövmesi çıksa koluma yapıştırır, en az üç dört pazar annemin banyo tehdidinden kaçarak kolumda kalmasını sağlardım. Öyle bir sevdaydı benimkisi işte. Mahallede yürürken herkesin “Bak bu Veli’ninki” demesini, bakkaldan aldığı malzemeleri benim borç defterine sakızlarla şekerlerin altına yazmasını, giderken de bakkalın, “Veli ağbime saygılar yengecim” demesini istiyordum. Hayaller kuruyordum Ayşe üzerine; o Şeker Kız Candy oluyor, ben de atımın üzerinde omzumda müzik setimle Anthony oluyordum. Her aldığım çikolatadan bir tane de ona alıyordum ama veremiyordum kendisine. Götüremediğim için de kendim yemek zorunda kalıyordum. Sizin anlayacağınız diyabeti yükselten platonik bir aşktı benimkisi.
Yemekten
içmekten kesiliyordum her geçen gün. Annem bu halimi “piç kurusu daha bu yaşta
yemek seçmeye başladı” olarak tanımlıyordu. Tokadı yiyince kendime geliyordum
tabi ister istemez. Ağız tadıyla sevdamı yaşatmadıkları için, ağız tadıyla
dayağımı yiyordum. Akşamları aklıma geldikçe dolaptaki babamın rakısından bir
damla atardım gizli gizli. Fazlası çarpıyor bilirsiniz; baba evindeyiz sıkıntı
çıkmasın, malum deli çağlarımız. Gündüzleri ise kendimi kumara veriyordum.
Mahallede en iyi misket atan benimdir, rekorlarım var. Beni başarıdan başarıya
götüren uğurlu misketimin adı da Ayşe. Akülü arabaya değişmem onu, o kadar
kıymetli gözümde. Bi gün sövdü
zıpçıktının biri , ütüldükten sonra Ayşeme. Birbirimize girdik tabi. Annem
“niye dövüştünüz lan!?” diye sorduğunda “namus belasından” diyemedim tabi,
“hiiiçç” deyiverdim.
O da bana karşı boş değildi aslında, biliyordum.
Son geldiğinde “büyü de senlen evlenelim” dediydi de sıçtığımın boyu uzamıyordu
ki bir türlü. Uzasa hemen Allah’ın emri peygamberin kavli ile isteticektim
yavrum seni. Hatta elim ekmek tutsun diye bizimkilere “beni bir yere çırak
verin” dedim de onlar baya bi güldüler bana. Onlar sevmekten ne anlar, bizim
sevdamız gibisi var mıydı be Ayşe allasen. “Kaçırsam mı acaba ben bu kızı?”
diye düşündüm o zamanlar. Emanet bir bisiklet alsam ön gidona oturtur,
kaçırırım. Ninemlere götürürüm mis gibi. Onlar dayımı ve yengemi kabul
ettilerdi. Bizi de kabul ederlerdi. Bayram harçlıklarımla ilk zaman geçiniriz,
sonrası Allah Kerim. Ama izin vermediler tabi buna. Bakkalın şaşı oğluna
istediler Ayşemi. Evleri varmış iki tane, dükkanları da. Ee hemen verdiler
tabi. Servet şaşıyı badem gözlü ediveriyor. “Kahrolsun bakkalların kapital
gücü” diye bağırıcam ama siyasete girmem yasak. Sinirimden gidip camını
taşladım dükkânını. Elime geçse ateşe de vericem ama kibritle oynamam da yasak.
Erkek tarafı bu kırılmayı “nazarımız çıktı” olarak yorumladı. Orospu çocukları…
Anneleri hariç.
Düğün günü geldi tabi çabucak. Evden
çıkamıyorum bir türlü. Hep pencereyi gözlüyorum; bir kere de olsa çıkar da
gözlerinin içine bakarım diye. Sonradan öğrendim tabi ben de. Erkek tarafı kız
kısmının pencerede oturmasını doğru bulmuyormuş. Hayır, ben olsam öyle
zorlamazdım boncuk gözlü ceylanımı. Nasıl sıkılıyordur o şimdi evin içinde kurban
olduğum. Annem bir gün “Ayşe ablanlara gidelim mi” diye sordu. Abla nedir anne?
Benim düşmanım mısın sen? Televizyonun fişini çek, misketlerimi çöpe at, beni
sokağa çıkarma, banyoya kitle ama ablam olarak tanımlama onu. Bana garezin mi
var senin?
Ne yapıp edip aldı götürdü annem
beni kız evine. Benim için cenaze evi ama kimse bilmiyor tabi. Evin içinde
gereksiz bir çamaşır suyu kokusu var, her yer aşırı temizlenmiş. İyi bilirim bu
hali, babam uzun yoldan gelmeden önce bizim ev de böyle çamaşır suyu kokardı. Geldiği
gece de nedense bir şekilde erken uyutulurdum. Çamaşır suyunun kokusundan mı
yoksa şartlı koşullanmadan mıdır bilmem ama hemen uyuyuverdim. Bir ara
uyandığımda onu gelinlikle gördüm. Bembeyaz kumaş parçalarının yanında koyu
kaldığı beyaz teninin, sarı saçları ve masmavi gözleri ile uyumu. Beni bir
ağlama tuttu. Ben bir ağladım. Durmaksızın, haykırarak ağladım karşılıksız
aşkıma. Ama onlar korktuğuma yordular bu ağlamamı. Kucağına oturttular beni
hemen. ”Erkek çocuk olur inşallah” diye zılgıt çekti annem. Ulan anne… Saadetimin
altına dinamit koydun resmen. Gözlerim yaşlı iken göz göze geldik. ”Büyüseydin
evlenirdim senlen” dediğinde tüm genetiğime söverek kocaman bi ”Valla mı?” deyiverdim. İçerdeki bütün
kadınlar gülerken annem biraz mahcup, biraz da “ben sana evde gösteririm”
bakışıyla “oğlum ablan o senin” deyiverdi. Ulan anne… Sen demeseydin anlamazdım
zaten. Kapı çalındı, davulla zurnayla
aldılar gelinlikli güvercinimi.
O gitti, sonra ben çok ağladım.
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil