Bir çöp evde tanıdım kendisini. Evet, çöp ev. Ama bildiğiniz çöp evlerden değil gibi dersem abartmış olmam. “Kendi kendine neden konuşuyorsun kardeşim?” diyeceksiniz ama sakin olun. Evet bazen kendi kendime konuşurum; Hatta kendi kendime konuşup gıcık olduğum, iç sesimi boğmak istediğim zamanlar da olabilir ama konumuz bu değil. Çöp ev. Onu bulduğumuzda birinin şikayeti ile gitmedik evine. Öylesine bir kafede otururken garsona “müsaadeniz varsa masadaki tuzluktan birini çalmak istiyorum,” deyişiyle başladı her şey. Böyle bir cümleye garson şaka sanıp güldü tabi; bu gülüş kadının kırılmasına sebep olurken benim dikkat kesilmeme neden olmuştu. Kadın hiç istifini bozmadan “farklı farklı gerçeklikler yaratmak istiyorum. Her düşündüğüm gerçeklikte bu gerçeklikten bir parça götürmek istiyorum,” dedi garsonun tüm andavallığı üzerindeyken. Garson tüm siniriyle “ya sabır!” çekerken masadan kaldırdığı çay bardağının içindeki kaşığın, altındaki tabağın kaybolduğunu fark etmedi. Adım gibi emindim ki bu bahsettiğim ikili kadının çantasında kafenin tuzluğu ile sessiz sessiz beklemekteydi. Masadan kalktığında peşinden gittim. “Bunu neden yaptın?” diye sorarsanız bunun net bir cevabını veremem size. Sonuçta insanlar hep bir şeyler çalıyorlar. Hatta çalıyor ama çalışıyorlar binbir yüzsüzlükle. Ama bu kadın gibi çalmıyorlar. Siz hiç başka bir gerçeklikte gerçekliklerin çakışmaması için kara para aklayanı gördünüz mü? Ben görmedim.
Kadın önümden yürürken yine bir şeyler çaldı: Manavın eski model terazisindeki ağırlığı, bakkalın kapının önünde duran ve mercimeğin içinde bulunan küreğini, berberin makasını… Kadın bir şeyleri o kadar mantıklı bir şekilde çalıyordu ki! İnsanların onun cümlelerini anlamadığı için bir şeyleri aşırmasına izin verdiğini düşünmeden edemedim; “ Merhaba berber bey oğlum, müsaaden varsa bir dünya yaratmak için makasını çalmak zorundayım… Sağ ol evladım, annenlere çok selam söyle!” İnsan garipsiyor ama içinde bulunduğu andan da keyif alıyor pişmanlığını da içinde yaşayarak. Onu takip ederken hissettiğim şey buydu. Bir alkollü gecenin sonuna doğru yaşattığı pişmanlığı hissetmek gibi bu; o ana kadar içerken hissetmediğin duygular bir anda bulanık zihnine yükleniyor. Ben bunları düşünürken kadının bana bakıp başıyla onayladığını gördüm. Sanki düşüncelerimi onaylıyor gibiydi. Kafamın içinde miydi? “Abartma sen de!” diyebilirsiniz ama siz de kafamın içindesiniz, bunu kabul etmemiz lazım. O böyle bana bakıp kafasını sallarken cebimdeki kabarıklığa odaklandığını fark ettim. O kabarıklıkta anahtarlık vardı. Ona daha ciddi bakınca anahtarımın benim olmadığını fark ettim. Bu gerçeklikte benim anahtarlığımın yeri yok muydu? Anahtarların değeri yoktuysa neden açtığı kapıya aylık 15000 ödüyordum. Eğer böyle bir şey vardıysa kira ödemekten kurtulabilirdim. Sevindim.
Bu sevinçle içim dolarken kaybettim onu. Evet, genelde mutlu olduğumda hayatımın bir şekilde bir yeri kayıyordu. Sokaklarda onu aradım tüm gün. “İnsan birini tüm gün boyunca neden arar?” diye soracaksınız şimdi de siz neden bu kadar çok soru soruyorsunuz? Neyse… Hayalkırıklığı ile tüm gerçekliği o kadın tarafından sorgulanan kirası yüksek evime gittim. İçerisi yine aynı; her yerde tuzluklar, bakkal kürekleri, makaslar, eski terazi ağırlıkları… O kadın masada otururken bir garsona “Müsadeniz varsa tuzluğunuzu çalabilir miyim?” diyor. Gülüyorum ama haklı sonuçta tüm gerçekliği bozacak işler yapıyor. Sonra bana dönüp elimdeki anahtarlığa bakıyor. Anahtarları birbirine bağlayan maskot bir nah işareti şeklinde plastik bir figür. “Haklısın,” diyorum. Bazen benim de bu gerçekliğe bir nah çekesim var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder